hep çocukluğuna veriyordum yaptıklarını yok diyordum hala  büyümemiş….düşünürken anladım aslında öyle bir şey yok… büyüdün sen,büyüdük  biz, bütün sorun kibirin… sen o kadar mükemmelsin ki asla hata yapmış  olamazsın…. sen her şeyi o kadar bilir yerinde yaparsın ki yanlış bir şey yapmış  olamazsın imkansız bu… işte bu yüzden benim sana kızmaya kırılmaya hakkım yok,  olamaz… kızıyorsam bana iki katı kızmalısın sen! çünkü kızarak bok yiyen hata  yapan benim…  affet beni sen öyle mükemmelsin ki yanlış bir şey yapmış  olamazsın…güneş batıdan doğar ama sen ve hata haşa ne mümkün…. o yüzden  yaptığın şeyden hoşlanmama kızma kırılma gibi bir hakkım yok…. hadi yedim öyle  bir bok ağzıma sıçana kadar canımı yakmakta serbestsin…. çünkü haksız benim….  yaptığın şeye her ne olursa olsun farketmez karşı gelerek hoşlanmadığımı belirtir  biçimde kızdıysam sıç ağzıma çünkü ben buna layığım hemen asılsın suratın kaç git  mesela küs hemen tavır al konuşma benimle yanlış anladığımı ya da şaka yaptığını  anlatmaya çalışma bana bokum ya ben değmez zaten… nasıl olsa gerizekalının teki  olduğum için hemen ilk aramanda koşa koşar gelirim sana…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

blog işleri

iş yerinde boğuluyorum, evde boğuluyorum, hayatta boğuluyorum!!!!! içimi döktüğüm bir blogum vardı artık ona da ulaşamıyorum boğuluyorum… o zaman hep beraber söylüyoruz artık hangisini isterseniz benim iki favorim var! ha bu arada youtube ‘ a ulaşamıyorum zaman zaman…. ne olduğunu biliyorsunuz işte!

damien rice, fuck you içinde yayınlandı | Yorum bırakın

tertemiz, parlak, lekesiz, deliksiz, yırtıksız…

   bir yazı okudum, kutuplarda kürkleri için ayı avlamakla alakalı belki bir çoğunuz okumuştur bilmiyorum. buz kütlesinin içine çok keskin bir balta yerleştiriliyor önce bir tarafına biraz kan sürülüyor sonra. kan kokusuna gelen ayı başlıyor baltayı yalamaya, kendi kanını içtiğini farkedemeyecek kadar sarhoş oluyor içtikçe içiyor, içtikçe ölüyor. hem sonra kürküne hiç bir şey olmuyor aynın, tertemiz, parlak, lekesiz, deliksiz, yırtıksız öylece yığılıyor, kaybetmiyor değerinden hiç bir şey. 
   hayata karşı diklenişimizle bizde aynı şeyi yapıyoruz, yüzümüze taktığımız o gülen suratlı maskenin altından süzülen yaşları nasılsa kimse farketmiyor. hem daha kolay değil mi böyle yaşamak? hiç kimse sormuyor yüzün neden gülüyor diye, herkes bir acılarına ortak olma çabasında. kimseyi istemiyorsan çevrende yapacağın en iyi şeyi buldun zaten, gülümsemek.


   peki ya içeri akan gözyaşları ne olacak? hani kimsenin görmediği, ciğerini delen? hiç işte yavaş yavaş öldürecek seni, hastalık sahibi, ruhsuz, huzursuz biri olup çıkacaksın. sende kendi kanını içiyormuşçasına sarhoşsun gözyaşlarından, mutlu olamamanın yarattığı boşluğu doldurduğuyorsun acıyla, ne yazık ki alışkanlık oluyor. ölüyorsun… ölüyorum…
yine de boşversene, kürkümüz hala değerli!

Uncategorized içinde yayınlandı | 3 Yorum

ortaya karışık

bu gün 14 şubat 2011, hiç bu kadar ortaya karışık bir gün yaşamamıştım. saçmalardan seçmeler bloguma tam da uygun gelişiyor her şey….
bir kere ben bugün çok sinirliyim, sebebini niyesini niçinini bilmiyorum, kendimi anlayamıyorumda. huysuzum, kalp kırıyorum, sonra pişman olup kendimi kanatıyorum. hani ağzından dökülen sözcükler bir-iki saniye farkla beyninde yankılanır ya önce, sonra pıtır pıtır dökülür dudaklarının arasından durduramazsın, beynine hükmün geçmez kızarır bozarır pembenin kırmızının binbir tonunu paylaşırsın yüzünde seninle konuşmakta olan insanla, ve daha söylemeden pişmansındır söylediklerine… işte öyle bir şey….

çok üzüldüm, iş arkadaşlarımdan birinin babası gırtlak kanseri olduğu için vefat etti bugün. şu sıralarda televizyonda dönen gırtlak kanseri- sigarayı bırakın temalı reklamda beni oldukça etkilemişken üstüne bunu yaşamak beni oldukça sarstı. anlatmam ne kadar doğru bilmiyorum ama ağzından burnundan çok miktarda kan gelmiş, mide ya da beyin kanamasından kaynaklıymış ölümü kesin bir şey yok henüz, zaten vücut kan takviyesini de kabul etmemiş.
ölüm hepimiz için evet, ama kısa yoldan acı çekerek kendine bunu yaparak koşmak niye? yanlışlıkla yolda yürürken biri çarpsa omzumuza dokunsa oflayıp pufluyor bazen ağza alınmayacak küfürler savuruyoruz, ama kendimize acı çektirmeye gelince iş, dumanın arkasına gizleniveriyoruz.
ben astım hastasıyım, bugüne dek hiç sigara içmedim. merak bile etmedim ama gözümden sakındığım miniş kardeşim tabiri caizse baca gibi tüttürüyor, her sigarasını yakışında içim burkuluyor üzülüyorum ablayım ben. hastanede yattığım dönemde odamda, yan odalarda gırtlak kanseri hastalarla bir kaç gün geçirdim, hepsi pişman gelde bunu ufaklığa anlat… herkes benim başıma gelmez diye düşünüyor en büyük hatamız kibirimiz, kendimizi üstün görme, diğerlerinden ayırma yanılgısına düşmemiz. hepimiz bırakması için çabalıyoruz, umarım söylemek istediklerimizi bize yaşatmadan anlar ve bırakır şu zıkkımı…. giden bir şekilde kurtuluyor acılarından, kalan pişmanlıklarıyla iç hesaplaşmalarıyla kalıyor bu dünyada.
gelelim penguen dergisinde yayınlanan karikatüre, kızdım mı? evet, kızdım. karikatür günümüzde hiciv sanatının en güzel uygulandığı uyarlandığı mecra, dini Allah’a ulaşmakta araç olarak kullanmak yerine, dünyadaki amaçlarına ulaşmada kullanan riyakar, yalancı dindarlardan bende nefret ediyorum, yine penguen’in kapağında yer alan hükümet yalakası karikatürüne kahkahalarla gülmüşken, son yayınlanan burada yer vermeyeceğim karikatürün maksadını aştığını düşünüyorum, midenin yumuşak yerindeki o bazı küçük noktalara dokunmadanda mizah çokta güzel yapılabilir.
bir de odatv nin baskına uğraması meselesi var…. sanıyorum ki gerçekleri saman altından su yüzüne çıkaran, çıkarmaya çalışan herkesin başına aynısı gelecek… ben ki siyaset konusuna girildi mi bulunduğum ortamdan kaçardım, artık yaşananlara seyirci kalamıyorum, en çokta üzerimize oynanan oyunlardan haberi yokmuşçasına gözü kapalı savunanlara kızıyorum, kandırılıyorsunuz, kandırılıyoruz diyorum. dinletemiyorum.
hiç mi güzel bir şey olmadı bugün? oldu elbette hepimizin mevlid kandili mübarek olsun…
ha bir de sevgililer günü bugün…. kendimi bildim bileli aynı adam sevgilim, bir de üstüne üstlük evledik ama yıllar yılı bir türlü kısmet olmadı sevgililer gününü beraber geçirmek, şimdi de askerde sevdiceğim… belki de hiç özel bir şey yaşamamamış olmamadan kaynaklı benim için hiç bir anlamı yok bugünün… yine de olanın olmayanın, sevgililer günü kutlu olsun 


14 şubat, kandil, karikatür, odatv, penguen, sevgililer günü içinde yayınlandı | Yorum bırakın

daha önce tanışmış mıydık? yok bu ben değilim!

düşünüyorum da hayatım boyunca ben hep “çok” sevildim, en çok sevilen olmadığım zamanlarda oldu ama arkadaşlarım , ailem, sevgilim hep çok sevdi beni… iş hayatında da bu böyleydi ta ki ben çıldırana kadar, yanımdaki kızlar ilk defa telefonla konuşurken sesini duyduk dediler, telefonda konuştuğum aslında çok sevdiğim her zaman anlayış gösterdiğim iş arkadaşım ise beni “you are so rude” olarak tanımladı…. bunu duyar duymaz kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, ben ki hayatım boyunca kimsenin kalbini kırmamış, buna özellikle dikkat etmiş biriydim… demek ki herkesin bir taşma noktası varmış, benim o kocaman sandığım kabım bile bir damla daha taşımayacak kadar ufalmış.
sinirime yenilecek kadar aciz olamazdım, altı üstü yaptığımız şey “iş” değil miydi? kalp kırmaya değmezdi haklı ya da haksız olmanın önemi yoktu, hele ki birlikte çalışmaktan gerçekten zevk aldığın biriyse kalbini kırdığım kişi, yaptığım oldukça ayıptı… yeni koleksiyon hazırlığı, yeni müşteri, fit toplantılarına yetişmesi gereken sample’lar her ne kadar beni canımdan bezdirmiş olsada sinirini başkasından çıkarmak hiç ama hiç bana göre değil.
hemen bir bardak çay doldurdum kendime, sakinleştim… tekrar telefon etmeyi göze alamayarak geçtim klavyenin başına, kıza bağırmaktan ötürü kendimi ne kadar kötü hissettiğimi yazdım, kafamın bir sürü farklı şeyle dolu olduğunu anlattım…haketmeyen birini kırmak, kendime yapabileceğim en büyük kötülüktü çünkü… o da bana cevap yazdı sonra tekrar telefonda konuştuk her şey hallolmuştu… her ikimizinde gününü berbat etmeye değmeyecek mesele toz bulutu olup kaybolmuştu.
dün bana gelen koliyi açarken hayıflanıp durdum, hep iş, incik-boncuk, dantel, trim, grossgrain tape , ipler, nakışlar , örnekler…. kahretsin dedim son paketi açarken, uk ofisten  bir günde bir hediye, bir şeker – çikolata bir şey gönderseler ! keşke başka bir şey dileseydim de olsaydı. odada hafif çığlığım yankılandı. bir kaç gün önce tartıştığım kız bana hediye göndermiş… yaptığıma daha çok utandım…
hediyeyi başka bir postta incelemeyi düşündüm ama hazır vaktim varken paylaşayım gitsin…. paketi elime ilk aldığımda ne olur chanel no.5 olmasın dedim, bu kokuyu seven kadını anlamıyorum, çok ağır, çok yapışkan ayrıca  bana dean koontz’un vampirin öpücüğü romanını hatırlattığından hoşlanmıyorum o kokudan. sevinç çığlığım korkuya dönüşmüştü ki çabucak çözdüğüm kurdelenin içinden efsane oje Chanel 505 particuliere çıktı. tüm övgüleri hak eden bu rengin muadili bir çok oje kullanmıştım pastel 75 , opi you don’t know jacques ama açıkçası bir çok renkle uyumlu olmasına rağmen kıyafet seçimine göre yinede değiştirmek zorunda kalıp en fazla 24 saat kullanabildiğim bir ojeye 30-35 dolar vermek hele ki aynı tadı daha ucuza yakalayabileceğim benzerleri varken bana saçma geliyordu. yine de şu an sahip olduğum için çok mutluyum…zaten teşekkür ettiğimde bana “satıcı kıza renk önermesini istedim, ama sonra bu renge yakın bir oje kullandığını hatırlayıp beğeneceğini umarak bunu aldım” dedi…  tabi karşılığında türkiyeden ne alıp göndersem telaşıda sardı beni… yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim.
veeeee son olarak belirtmek isterim ki Chanel 505 particuliere çok çabuk kuruyor, doğru düzgün sürerseniz tek kat bile kullanabilirsiniz, keşke tırnaklarımı bu kadar kısa kesmeseydim dedirtti belki o zaman klavyede bu yazıyı yazarken dans eden ojemin renginide paylaşabilirdim sizinle.
Chanel 505 particulière içinde yayınlandı | 1 Yorum

Aşk dediğin laftır derler, sakın kanma onlara!!!

hazır 14 şubat sevgililer günü yaklaşıyorken size başımızın belası romantizimden bahsetmek istiyorum. nedir, ne değildir, nedendir, niye hep erkekten bekleriz?
bir kere herkesin romantizmi kendinedir. benim bundan anladığım şey kapıyı açtığımda elinde çiçeklerle bekleyen adam da olabilir, beni şık bir yemeğe götüren daha da güzeli evde saatlerce benim için yemek hazırlayan adam da, doğum günümde pasta almak yerine browninin üstüne mum dikip üfle aşkım diyen adam da (bknz.burda bir düşünce var pastayı herkes alıyor,basit düz). romantik erkek, romantik anlar  kızların o anki ruh haline ve neyi nasıl algılamak istediğine göre değişir. e tabi haklı olarak madem her şeyi kafanızda yaratıyorsunuz bizi ne yoruyorsunuz diyebilirsiniz…. demeyin, siz ki ataerkil ailelerde yetişmiş, kendini kadından üstün sayan , aile içerisinde emir komuta zinciri oluşturmaktan çekinmeyen, höt demeyi kendine hak gören, en çağdaşından ya da öyle görüneninden akşam kız arkadaşlarımızla bir kahve içmek için bile izin almak zorunda kaldığımız erkekler değil misiniz? Öyleyse ilişkiyi ayakta tutmakta sizin sorumluluğunuzda, bu güne kadar küçük jestler yapıyor diye ölen erkek görmedim, göreceğimi de sanmıyorum.
Bir de bizim asıl derdimiz ne biliyor musunuz? hep bizi düşünün, en çok bizi sevin, aklınızda yalnızca biz olalım istiyoruz…o gün ne kadar çok işinizin olduğu önemli değil, bizi hiç aramamanıza rağmen annenizle , ablanızla konuştunuz diye çıldırabiliriz mesela? hele ki siz bizi sürekli ablamın yemekleri, annemim börekleri şeklinde bir yarışa soktuysanız onlarla dost olmamızı beklemeniz çok büyük bir yanlış… siz bizi bir kez olsun kıyasladıysanız onlar artık bizim sadece rakibimizdir….ayrıca bu duruma bizi siz soktuğunuz için de utanmalısınız… kıskançlık kadının içine yerleşen canavardır.
hem bir de şöyle düşünün ,siz dertlerinizi anlatmazsanız ortak olamayız , zaten işlerin arasında kaybolup yitecek bir telefon edemeyecek, sms ya da mail atamayacak  kadar küçükse aklınızdaki yerimiz çok yazık değil mi bize?
düşünerek kendi bulduğunuz size ait olan daha önce kimsenin aklına gelmeyen -ki benzerleri yaşanmış bile olsa anlatırken süsleme işini biz hallederiz merak etmeyin, başka bir kıza yapılmayan jest bize yapılırsa bunu göğsümüzü gere gere anlatabiliriz, işte ben bu kadar değerliyim, bu kadar çok seviliyorum diye havamızı atabiliriz, bu ayağımızdaki pahallı ayakkabıdan kolumuzdaki asgari ücretten pahallı çantadan bile daha çok mutlu eder bizi…


yoo hayır hala çok şey istemiyoruz, “onun kocası şunu yapmış, şunun sevgilisi böyle diyormuş” gibi şeyler söyleyerek sizi yarışa sokmak değil derdimiz, değerli olduğumuzu hissetmek istiyoruz, sizden küçük romantik jestler göremeyince sinirleniyoruz, kızıyoruz , değişiyoruz…. ilişkinin başında cıvıl cıvıl olan kızı kaybettiyseniz tüm sorumluluk sizin, kızlar saftır, bir tatlı söze, iki şiire, ota, çere-çöpe, bu şarkı bana seni düşündürüyor denmesine kanacak şekilde yaratılmışız, elimizde değil… bu modeller böyleyken anlamaya ya da değiştirmeye çalışacağınız vakti, eforu bizi şaşırtmaya harcasaydınız iki ayrı tür olarakta çok mutlu mesut dolaşıyor olurduk şu dünyada, demedi demeyin.

14 şubat, romantizim, şaşırt beni içinde yayınlandı | Yorum bırakın

bir varmış, bir yokmuş….

hep çok uzun yürüyüşler yapmayı sevdim, bazen o kadar çok yürürdüm ki başladığım noktaya yürüyerek geri dönmek imkansızlaşırdı. etrafımdaki hiç bir şeye bakmadan toz bulutunun içinden geçercesine hızlı attığım adımlarım beni bilmediğim sokaklarda unuturdu bazen, aklımıysa nerede bıraktığımı bilmezdim. sonra düşünürdüm  ben birde yürürken, hayatın anlamını yakalayacakmışçasına ciddiyetlede çatardım kaşlarımı, iki kaşımın arasında ki kalın çizgi o günlerden hediye. 
hep uçları sevmedim mi zaten? ya kahkahalarla gülerdim ya ciğerim sökülüyormuşçasına ağlardım terazi bir türlü dengeli olamadı. çok acı , çok tatlı, çok tuzlu, çok ekşi çok yalnız. insanlar “o çok acı yerdi, çok şekerli severdi , ooo çok tuz dökerdi” diye hatırlasınlar isterdim. bir şeyler çok olmazsa kalabalıkta kaybolacakmışım da kimse beni hatırlamayacak gibi gelirdi.
havaların soğumasına aldırmadan yine atmak istedim kendimi sokaklara , yüzüme vuran rüzgar belki kulağıma sesini de fısıldardı?! sonra dağınıklığıma verdim, yürüsem ne olurdu ki? düşünmeye nereden başlayacağımı bilemedim. beynimdekiler öyle üst üste binmiş öyle iç içe geçmişti ki ,hem sonra  benim bir türlü beceremediğim “unutmak” bu yüzden faydalıydı ya zaten, hatırladım… sana söylenenleri, yapılanları verilen sözleri, gerçekleşen yalanları unutmadan rafa  kaldırmak  ölmeden cehenneme gitmekle eş… sırtına bir yük daha, bir yük daha, bir yük daha ta ki yüklerden belin bükülüp kendini kaybedinceye kadar…
üflesem zamana, uçuşsa dört bir yana…

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

never let me go!

son zamanlarda izlediğim en iç burkan filmlerden birini anlatmak istiyorum size, eğer izlemediyseniz ama izlemeyi düşünüyorsanız hem bu sayfayı kapatın ve devamını okumayın.çünkü yazım bol miktarda spoiler içerecek.  film imdb’ye göre vizyona 4 martta girecek…. duygusallığınız tavan yapmış, canınız sıkkın, hayattan soğumuşsanız da bu filmi kesinlikle izlemeyin, etrafınızda ki gri bulutların rengi siyaha dönebilir… 

içinizde mutlaka Michael Bay ‘in yönetmenliğini yaptığı 2005 yapımı “ada” (the island) filmini izleyenler vardır. Beni Asla Bırakma’yı  (Never let me go)  izlemeye başladığımda evet dedim bir taklit film daha. Konusu ada’ya oldukça yakın evet, ama başka bir tat, başka bir doku, başka bir ışık var filmde içinizi karartan. hani mutlu sonla bitmesine alıştığımız filmlerin aslında öyle bitmemesi gerektiğine inanır hep bizi şaşırtmasını isteriz ya, hani mutlu eder bu bizi… bu filmin aksine bir son seçmiş olması bu sefer ne şaşırtacak ne de sevindirecek sizi… yaşadığınız duygu yoğunluğunun sonucunda eğer benim gibi sizde aklı selim biri değilseniz ağlayacaksınız.
Kazuo Ishiguro’nun aynı isimli romanından  Mark Romanek yönetmenliğinde çekilen filmin konusuna da kendi bakış açımla değinmek istiyorum, spoiler uyarımı tekrarlıyorum.
Ruth (Carrey Mulligan), Kathy (Keira Knightly) ve Tommy (Andrew Garfield) başta herhangi bir yatılı okulda okuduklarını sandığım üç karakter… her zaman olduğu gibi biri asıl çocuğu kapar ve diğer kız yalnız kalır… kıskançlık bir kadına verilen en büyük lanettir, ama Ruth karakterinin yalnız kalma korkusu da işin içine girince kızamıyor, yalnızca acıyorsunuz.
Çocuklar, aslında yaşadıkları hayat onların olmayan, kendilerinin var olduğu bile şüpheli olan, kimsenin ruhları bile olup olmadığından emin olamadığı çocuklar… Ve üç yakın arkadaş sadece kendilerine öğretilenleri bilen geleceğe dair plan yapmanın ne demek olduğuysa hiç öğretilmeyen, üç yalnız insan. zaten varoluşlarının tek amacı da gerçek insanlar hastalandığında, yorulduğunda, kanadığında onlara organ nakli yapılmasına olanak sağlamak olan yaşayan ölüler… yüreği bu duruma dayanamayan bir öğretmenin kulaklarına fısıldadıkları şeyle bile kendilerine gelemeyen çocuklar.
Biraz saf olmasının yanında çocukça gerçek sevgiyle Ruth’u seven Tommy , Kathy’nin yalnızlık korkusunun tetiklediği yanlış yönlendirmeleri,sonucu kathy ile sevgili olur… büyüdükçe kendilerini, tenlerini ve aşkı keşfederler, Ruth hep yalnızdır… Gençliklerinin bir bölümünüde birlikte geçirdikten sonra, Ruth bakıcı olmak için gruptan ayrılır… Aradan geçen uzun yılların sonunda Kathy’nin donör Ruth’un bakıcı olarak bulunduğu hastanede karşılaşırlar… Kathy bir ameliyatı daha kaldıramayacak kadar zayıf düşmüştür. Tommy’i de bulmaya karar verir birlikte vakit geçirdikleri sahile giderler.
Kathy vicdanını rahatlatmak için onları nasıl ayırdığını anlatır. Tommy 2. ameliyatına rağmen hala sağlıklıdır, Ruth ise henüz donör olarak çağırılmamıştır. Kathy bir şehir efsanesini kulaklarına fısıldar, eğer gerçekten aşık olduklarını ispatlayabilirlerse belki de tüm bu ameliyatlardan kurtulup kendi hayatlarını kurabileceklerdir.
Başta da söylediğim gibi malesef şehir efsanesi, sadece bir şehir efsanesidir.
Görüntüler, detaylar, müzikler tamamiyle harika bir filmdi. Her filmi anlamaya çalışmıyorum, bazılarını sadece seviyorum… yoksa sorardım o ameliyatları neden bu kadar acemice yaptıklarını, bileklerindeki cihazı bu çocukların nasıl çıkaramadığını ha çıkmıyorsa ciğerimi vereceğime kolumu keser atardım ölmemek için orası ayrı ve son sorumda şu olurdu, madem bu kadar tıbben geliştiniz insan üreteceğinize niye organ üretmiyorsunuz salaklar!?… neyse ne üzüldüğümden diyorum tabi siz kulak asmayın…ve son olarakta filmin imdb puanı 7.2 benim puanımsa 9.0…
iyi seyirler

aşk, beni asla bırakma, film izle, never let me go içinde yayınlandı | Yorum bırakın

thierry mugler womanity

size güzel bir şeyler anlatmak istiyorum ama, birinin yorumda yazdığı gibi kalbim de sayfam kadar karanlık…
sonra aklıma geldi kendimle ilgili olmayan bir şeyi parlak harflerle yazabilirim ama değil mi? blogun adıda saçmalardan seçmeler olduğuna göre sürekli içimi dökmek zorunda değilim.
Thierry Mugler…. ya çok seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz şeyler üretmiş insan, 21 Aralık 1945 Strasbourg doğumludur , aslende Fransızdır. Modacı diyorum çünkü her ne kadar kıyafet/ayakabı tasarımı yapmayı bırakmışta olsa koku bir insanın üzerine geçirebileceği en baştan çıkarıcı kıyafettir! Küçüklüğünde de çizim yapmayı seven Thierry Mugler 9 yaşında klasik dans eğitimi almaya başlamıştır. 14 yaşında disipliniyle anılan Rhin Opera bale topluluğuna katılmıştır.  Paris opera balesine katılma isteği de kulağıma gelenlerden, balet olması aklınıza gay olduğunu getiriyorsa sanırım bu konuda da haklısınız (not olarak düşmem gerekirse birlikte çalıştığım, tanıdığım tüm tasarımcılar gaydi…yalnızca bir istisna vardı ilginçtir ki.) tabi bu arada aldığı iç mimarlık derslerini de unutmamak gerek sanıyorum tasarımlarında ki geometrik şekilleri ve keskin hatları sık kullanma eğilimi bu dönemlerden kalma.1967 yılında profesyonel fotografçılığada burnunu sokmuştur. 1969 yılında henüz 24 yaşındayken  dünyayı gezmeye ve Paris’te yaşamaya karar vermiştir. Gudule isimli bir çok modacının da başlangıç noktası olan bir butikte tasarımcı yamağı olarak çalışmış tamamı el yapımı olan tasarımlarını sergilemeye başlamıştır burada. 26 yaşına geldiğinde (ki şu an aynı yaştayız 😦 bir de benim olduğum yere bak sevgili okur) serbest çalışan bir tasarımcıdır artık.
“Café de Paris” isimli ilk kişisel koleksiyonunu da 1973 yılında sevenleriyle buluşturmuş “feminen” tasarımlarıyla da hatırı sayılır bir ilgi toplamıştır üzerine. Zamanın hatırı sayılır moda eleştirmeni Melka Tréanton’ın da desteğini almıştır.
1978 yılında Paris’te kendi butiğini açmıştır, erkekler için de tasarım  yapmaya başlamıştır tabi bu arada. 80’lere geldiğimizde artık  tüm dünyada tanınan bir tasarımcıdır kendisi. İlk haute couture (haute couture için siz diyin yalnızca bir tek dikilen, emsalsiz,kişiye özel ben diyim terzi işi herneyse) koleksiyonunu 1992 yılında paylaşmıştır sevenleriyle…
Bugünse Thierry Mugler adını tasarımcı, fotoğrafçı, yönetmen, sanat danışmanı gibi bir çok sıfatla beraber kullanmak mümkün. 
2007 yılında Thierry Mugler markasının başına Joel Palix ‘in geçtiği gerçeğinin yanına Eylül 2010’da Nicola Formichett’in yaratıcı ekibin başı olarak duyurulmasını da eklemek isterim.
Tüm bu kötü olayların ise (artık kıyafet tasarlamıyor oluşundan bahsediyorum tabi ki) 1992 yılında Thierry Mugler’in Clarins ile birlikte çalışmaya başlaması sonucu ortaya çıktığı varsayılıyor, kazanımımız ise harika bir parfüm olan “Angel” oldu o yıl… hala çok fazla  hayranı var bu kült parfümün nefret edenide olmasa olmaz, değil mi?

Tabi ardından 1996 yılında A*Men, 2005 yılında Alien (kokusu kadar şişe tasarımı da harikadır) ve son olarak 2010 yılında Womanity… Tüm bu yazıyı yazma sebebimde  zaten geçen aylarda tanıştığım Womanity dir başımı döndürdü, tabiri caizse beni benden aldı… Parfümlerde çok nadir rastladığımız o tatlı incir kokusunun altına taptaze insanı yenileyen canlandıran mutluluk veren havyar kokusunun gizlenmesi nasıl bir zevk işidir çözemiyorum… çözemedikçe deliriyorum herkes bu parfümü alsın herkes womanity koksun istiyorum…
indirim yakalasamda evde 3-5 şişe stoklasam istiyorum 🙂 Dougles’ta ve Sevil parfümeride satılıyor sanıyorum. bir hafta bekleyebilenler için ise strawberrynet.com fiyat konusunda fark atıyor.



Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

böyle harika görünüyorsun

149 gün kaldı geri gelmene, gitmenden korktuğum kadar korkuyorum dönmenden!
mutfak masasının üzerinde yarısı içilmiş bir bardak su unutuyorum, sabah kalktığımda aynı yerde buluyorum… işte içimi kıyan gerçek hüzün bu… alarm sesine uyanmak var bir de… beni saran kimse olmadan, birden bire gözlerimi açıp çıkmak yataktan…geç kalacaksın hadi uyan, uyan ama gitme diyen yokken buz gibi yatağa geçmiyor nazım…
üşüyorum sonra, hem bilirsin benim ayaklarım üşür en çok, artık üşümüyor! yani yine üşüyor da en çok hangi yanım üşüyor onu bulamıyorum elim mi, tenim mi, canım mı?
kitapta okumuyorum sen gittiğinden beri roller veremiyorum ikimize ya içim acırsa bizi görünce diye, uyuyorum.
hep uyuyorum ama uzun zamandır rüyalarıma da gelmiyorsun…
gelseydin yine öncekiler gibi ” hiç bozma hareket etme nefes bile alma” derdim rüyamda sana “böyle harika görünüyorsun”.

böyle harika görünüyorsun içinde yayınlandı | Yorum bırakın